ABD Seçim Sonuçları Serisi IV: Donald Trump ve Siyasetin Yeni Dili

Yazan: Tankut Öztaş

Dani Rodrik’in üç önermeli küreselleşme teorisine göre uluslararası ekonomilerin son yüzyıl içerisinde evrilmesi üç değişik denge üzerinde gerçekleşmiş, ama her aşamada bu üç dengeden sadece iki tanesi aynı anda etkili olabilmiştir.

Rodrik’e göre bu üç denge hiper-küreselleşme, demokratik özgürlükler ve ulusal egemenlik olup,20. yüzyılın ilk çeyreğinde küreselleşme ve ulusal egemenlik dengeleri ön plana çıkmış, daha sonra İkinci Dünya Savaşı’nın sonuçlanması itibariyle ulusal egemenlik ve demokratik özgürlükler ve son olarak soğuk savaşın bitimi ile tekrar küreselleşme ve demokratik özgürlükler ile ulusal egemenlik dengeleri arasında sıkışmış bir dünya ile karşı karşıya kalmışızdır. Bu üç önermeli durumda siyasi karar vericilerin bu kadar önemli bir dengeyi ustalıkla yönetiyor olabilmeleri güvenlik politikaları için de çok önemlidir.

Brexit referandum sonucu ve Amerika Birleşik Devletleri’nde muhafazakar lider Donald Trump’ın başkan seçilmesi göstermiştir ki bu üç denge içerisinde son bir yılda ulusal egemenlik unsuru ön plana çıkmış, küreselleşme ise bir aşama gerilemiştir

Bunun nedeni hem yeni ABD Başkanı’nın, hem de Brexit referandumunda kullanılan propaganda ve seçim stratejilerinin ulusal egemenliğe vurgu yaptığı gerçeğidir.

Brexit’de, mesela, AB’nin bir seçkin bürokratlar kulübü olduğu ve seçilmemişlerin dayatması ile demokratik kavramlardan uzakta bir üst siyasi kurumun ulus devletlere hükmettiği vurgulanmış, ‘Britanya ayrılarak daha iyi’ veya ‘Halk çıkmak istiyor’ gibi sloganlar kullanılmıştır. Aynı çerçevede Trump’un seçim söylemleri de milliyetçi ve ulusal egemenliğe vurgu yapan söylemlerle donatılmış, küreselleşmenin etkisiyle uzak doğuya taşınan üretim sektörünün veya Meksika gibi ülkelerden gelen ucuz işçilerin, Amerikan işçi sınıfını zayıflattığı vurgusu yapılmıştır.

Kapital düzenin en büyük iki öncü ülkesinde özlerinde serbest piyasayı benimseyen muhafazakar siyasetçilerin bu denli yoğun işçi sınıfına yönelik seçim stratejisi üretmeleri, bu söylemlerin tamamen popülist bir seçim çalışmasından ibaret olduğu tartışmalarına neden olmuştur.

Fakat şu bir gerçektir ki, yeni oluşan bu siyasi akım aslında doksanların ortasında İngiltere’de Tony Blair ve ABD’de Bill Clinton gibi iktidarların “Üçüncü Yol” stratejisini benimseyerek sol siyaseti küreselleşme unsuruna, bir başka söylemle neoliberal siyaset eksenine kaydırarak kısa vadede karlı ama uzun vadede işçi ve orta sınıf seçmenden uzaklaşan ve daha çok elitist bir yaklaşıma yönelen bir siyasi akıma dönüşmelerindendir.

images55

Bu nedenle Donald Trump veya İngiltere’de muhafazakar siyasetçilerin küresel sermayeyi temsil ettiği gerçeği milliyetçi ve muhafazakar duygular pekiştirilerek popülist bir siyasi söylem üzerine oturtulduğu gerçeği kabul edilse dahi, aslında çıkan sonucun ana sebebi sol siyasetin uzun yıllar kullandığı ‘üçüncü yol’ söylemi nedeniyle küreselleşme ve neoliberal yapıya bağımlı hale gelerek organik ilişkide olduğu işçi ve orta sınıfın gerçeklerinden uzaklaşmasıdır.

Yani Brexit veya Trump’un zaferi muhafazakarların başarılı yükselişinden ziyade sol siyasetin günümüz siyasi-ekonomik koşullarına duyarlı siyaset söylemi üretemeyerek etkili bir muhalefet olamayışındandır.

Pekala, tekrar Rodrik’in üç önermeli durumuna dönecek olursak yeni uluslararası siyasi ekonomik düzenin Brexit ve Trump’ın zafer sonuçlarıyla hiper-küreselleşme unsurundan uzaklaşarak daha çok ulusal egemenlik ve demokratik özgürlükler eksenine girdiği gerçeğini görmüş oluruz.

Bu bağlamda değişen siyasi ortam uluslararası düzene ve ilişkilere de yansıyarak ülkelerin başta görüşülmekte olan birçok ticari anlaşma (TTIP, TPP vs) olmak üzere çok yanlı güvenlik anlaşmalarına kadar birçok alanda etkili olacağıdır.

Henüz paradigma ekseninde bir değişiklik olup olmadığı tartışılıyor olsa dahi, uluslararası ilişkilerin önümüzdeki senelerde gerek seçilmiş Başkan Donald Trump’ın söylemleri, gerek Brexit referandumundan sonra İngiltere’de başbakanlık koltuğuna oturan Theresa May’in söylemleri olsun, daha çok pragmatik ve dinamik yapıya sahip realist bir perspektiften okuyacağını ve milli menfaatlerin azamileştirildiği yeni bir döneme girdiğimiz anlaşılmaktadır.

Dolasıyla dönüşmekte olan ulusal seviyedeki siyasi eksenin önümüzdeki senelerde uluslararası ilişkilere yansıyarak yeni bir ticari ve güvenlik bazlı ilişki trafiğine dönüşeceğini kestirebiliriz. Bu nedenle özellikle gelişmekte olan ülkelerin bu yeni siyasi akımla çatışmadan uzakta daha çok uyumlu olmakla birlikte dinamik, rasyonel ve uluslararası arenada siyasi ve ekonomik saygınlığa ve etkinliğe erişmiş stratejik bir pozisyon almaları milli çıkarlarını en ideal noktaya taşımak için çok önemlidir.

Share This:

Be the first to comment

Bir Cevap Yazın