Mehmet Öğütçü ile Uluslararası Güvenlik Üzerine Söyleşi

Hükümet, diplomasi, uluslararası kuruluşlar, bankacılık ve enerji sektöründe 30 yılı aşkın süredir, başarılı bir kariyere sahip olan Mehmet Öğütçü halen, merkezi Londra’da bulunan Global Resources Partnership‘in Başkanlığını yürütüyor. Aynı zamanda, bölgemizdeki enerji bakanlarını ve şirket başkanlarını münhasır bir çatı altında bir araya getiren The Bosphorus Energy Club’un Kurucusu ve İcra Başkanı.

Çin, Rusya, Orta Asya, Ortadoğu ve Türkiye ile ilgili enerji, jeopolitika ve yatırım konularında, uluslararası alanda tanınmış bir otorite kabul edilen Öğütçü, Capital Dergisi, BusinessWeek, Dünya, CNBC, CNNTürk, Hürriyet Daily News, Moscow Times, International Herald Tribune, Europe Natural Gas, World Journal of Trade and Investment ve OECD Observer gibi yayınlara yazılı/sözlü katkı sağlıyor.

Bize öncelikle güvenlik kavramının geçmişten günümüze geçirdiği dönüşümü ve gelecekte nasıl görüneceğini kısaca özetleyebilir misiniz?

Güvenlik önümüzdeki yıllarda gündemin en önemli sıcak maddelerden birisi olmaya devam edecek. Şunu söyleyebiliriz ki güvenliğin boyutu değişti. Soğuk savaş döneminde daha kolaydı; iki kutup vardı, o iki kutuptan birisine ait isen o kutbun patronu diğerlerine karşı seni koruyordu. Soğuk savaş ortadan kalkıp birden fazla güç ortaya çıkıp bölgesel güçler de palazlanınca güvenliği sağlamak zor olmaya başladı. İki kutbun içinde dondurulmuş olan çatışmalar su üstüne çıkmaya başladı, şu an yaşadığımız da o. Ne yazık ki tekrardan iki kutuplu dünya da olmayacak, artık çok kutuplu ve çatışmaların asimetrik olduğu bir dünya ortaya çıkıyor. Sadece silahlı çatışma değil, AIDS gibi Ebola gibi yeni tehditler de ortaya çıkıyor.

O zaman şöyle bir durum da görüyoruz; geçmişte güvenlik dediğimiz zaman güvenliğin sadece devletler arası bir olgu olduğunu düşünüyorduk, özellikle soğuk savaş boyunca, ancak şimdi devlet dışı aktörlerin de güvenlikte çok ciddi bir yer oynadığını görüyoruz. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Doğru, birincisi organize suç dünya ekonomisinin neredeyse %6-7 sini kontrol ediyor. İki, vekalet savaşları; devletler artık doğrudan savaşa girmek istemedikleri zaman kendi kullandıkları örgütleri savaş sahasına sürüyorlar. Terörizm dallanıp budaklandı, artık başlı başına bir uzmanlık sahası haline geldi. Tüm bunların içerisinde kaynak güvenliği öne çıkmaya başladı çünkü kaynakların artık sınırsız olmadığını biliyoruz. Kaynak dediğimizde de aklımıza üç temel kaynak geliyor; enerji, gıda ve su. Bu üçü dünyanın idamesi açısından hayati önem taşıyor. Birinin eksikliği ciddi sorunlara yol açıyor. Bu alanda da bazı ülkelerde büyük bir bolluk, önemli bir kesimde de kıtlık var. Kaynaklar üzerindeki bu kısıtlamalar da savaşların da sebebi olarak ortaya çıkıyor.

Peki şunu diyebilir miyiz Türkiye bu kaynak bolluğu ve kıtlığı ekseninde tam ortada yer alıyor. Türkiye’nin batısı, yani Avrupa, çok ciddi bir kaynak bolluğu içerisindeyken doğusu ve güneyi de kaynak yokluğu çekiyor özellikle Suriye ile yaşadığımız su sorunları dikkate alındığında. Bu açıdan, tam ortada kalmış bir ülke olarak, siz Türkiye’nin konumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye tam ortada değil, dünya haritasına nereden baktığına göre değişiyor. Tüm ülkeler kendilerini dünyanın merkezinde olarak hayal ediyor, bu Çin’e gitsen de Kamboçya’ya gitsen de aynı durumda. Türkiye ise ne açıdan bakarsak bak dünya tarihinde önemli roller oynamış ve medeniyetlerin kesiştiği bir ülke. Doğal kaynaklar açısından ise Anadolu çok zengin değil, su açısından zengin olduğumuz söyleniyor ama dünya ortalamasının biraz üzerindeyiz kişi başına düşen metreküp su olarak. Dolayısıyla Dicle ve Fırat sularının kesintisiz olarak akması bizim işimize gelmiyor. Şu anda bu durum bizim için çok sorun değil ama suyun önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde yeni savaşların sebebi olacağını biliyoruz. Bu yüzden, Türkiye eğer akıllıysa Suriye ve Irak’ın tam yerine oturmadığı bu dönemlerde, bu işi eşitlik ilkesine ve hakkaniyete dayalı bir şekilde çözüme kavuşturmalıdır.

Tüm bunlar, daha önce de dediğiniz gibi, güvenliğin Türkiye açısından oldukça önemli bir konu olmaya devam edeceğini doğruluyor o zaman?

Evet, doğru. Biraz önce bahsettiğimiz gibi aynı zamanda güvenliği artık eskisi gibi konvansiyonel araçlarla tanımlayamıyoruz. Mesela enerji güvenliğini ele alalım; enerji güvenliği dediğimizde  akla sadece ikmal güvenliği gelir. Bu durumda da Türkiye gibi enerjisinin %60’ını dışarıdan ithal eden ve önümüzdeki yıllarda dünyanın en büyük ekonomileri arasına girmek isteyen bir ülke için bu durum oldukça önemli bir hal alıyor ve enerji güvenliği Türkiye’nin yumuşak karnı oluyor. Dolayısıyla enerji güvenliği aslında bizim için milli güvenlik sorunudur, bunun altını çizmek önemli. Onda meydana gelecek en küçük bir kesinti bizi büyük felakete sevk eder.

Bu durum sadece bizim için değil, enerji konusunda dışarı bağımlı diğer ülkeler için de, mesela Çin, oldukça büyük bir önem arz ediyor. Bu açıdan Türkiye’ye Azerbaycan, İran ve Irak üzerinden gelen boru ve enerji hatlarının güvenliği bizim için kritik bir önem taşıyor. Bunun dışında boğazlardan geçen petrol ve diğer enerji tankerlerinin de güvenliği bizim için oldukça kritik. Bu hatların fiziki güvenliği, terörist saldırılar, diğer devletlerin müdahalesi ya da kazalar, ya da enerji santrallerimize ya da diğer kritik altyapılarımıza yapılacak olan ve fiziki olmayan örneğin siber saldırıların savuşturulması ya da savunulması yine aynı şekilde Türkiye için önemli konular. Bu konuda siber saldırıya da önemli bir yer ayırmak gerekiyor çünkü son yıllarda önemi oldukça artıyor ve bu  tarz saldırılar ile de ciddi tehlikelere yol açmak mümkün. Sonuç olarak, enerji ve kritik altyapıların ulusal güvenliğimizde oldukça önemli bir yer tuttuğunu söyleyebiliriz ve bu altyapılara ya da hatlara yapılan bir saldırının bize yol açacağı hasar, savaş uçaklarının, tankların ya da topların yol açacağı zararlardan çok daha yüksek olabilir.

Enerji güvenliği içerisinde siber güvenlikten bahsettiniz, peki tam bu noktada güvenliğin alt dallarının birbirleri ile bağlantılı hale geldiğini söyleyebilir miyiz? Bu durum genel anlamda uluslararası güvenliği nasıl etkiliyor sizce?

Tabi ki, güvenliğin alt kısımları birbirinden bağımsız değiller ve bu durum da NATO gibi Şangay İşbirliği Teşkilatı ya da Rusya’nın bugünlerde oluşturmaya çalıştığı yeni kolektif güvenlik teşkilatı gibi örgütlerin dikkatini çekiyor. Amerika’nın dünyadaki güç projeksiyonu da yeniden şekilleniyor.

Sadece Amerika mı?

Ruslar da artık daha aktif bir dış politikaya yönelmeye başladı, özellikle Suriye rejimine karşı gönderdiği destekler, uçak gemisi, mühimmat, tank vb. Rusların bizim deli lakabı taktığımız onların ise Büyük dediği Çar Petro döneminden beri hedefi olan sıcak denizlere inme politikasından vazgeçmediğini görüyoruz ve iniyorlar da. Türkiye’nin ise Rusya ile tarihte değişen ilişkileri oldu. Osmanlı döneminde bir çok kez savaşa tutuştuğumuz Ruslar ile İkinci Dünya Savaşı sonrası Boğazlar ve topraklarımız üzerinde yaptıkları hak iddialı nedeni ile karşı kutuplarda yer aldık. Soğuk Savaş sonrası ise akılcı bir politika ile Washington’u aradan çıkartarak Ruslar ile birebir ilişkiler kurmaya başladık. Özellikle 2003’ten itibaren ilişkiler çok iyi bir düzeye geldi ancak güven sağlanamadı. Bunun başlıca sebepleri var; etrafımızda yaşanan krizler, Karadeniz’de Rus donanmasının güç kazanması gibi.

Tüm bunlar olurken bildiğiniz üzere 2015 yılının Kasım ayında yaşanan hadise sonrası Rusya ile ilişkiler bir dalgalanmaya girdi. Tabi tüm bunlar bizim Rusya ile ilişkilerimizin kırılgan olduğunu gösteriyor. Her ne kadar son zamanlarda bu ilişkiler yeniden düzelmiş ve iyiye doğru gidiyormuş gibi gözükse de bu tip ilişkilerde güven bunalımı bitmez. Her zaman bozulma riskleri taşıyor.

Bu dediğiniz önemli çünkü bir yandan Türkiye’nin Rusya ile önemli ticari projeleri var; nükleer santral inşaatı, Türk akımı projesi gibi, Türk-Rus ilişkilerindeki dalgalanmalar göz önüne alındığında siz bu projelerin durumunu ve geleceğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Rusya ile ilişkiler bir paket çerçevesinde yürüyor. O paketin içinde de çok şey var; enerji, turizm, inşaat, savunma iş birliği, Türk-Rus evlilikleri gibi uzayan giden gündem maddeleri var. Türkiye genellikle bunu dengede tutmaya çalışıyor. Ancak Rusya genel olarak Türkiye’yi kendine eşit ortak olarak görmedi. NATO üyesi olmamız, Batı’dan uzaklaşınca da Çeçenistan’a destek vermemiz, Orta Asya’da bağımsız bir politika izlememiz, Karadeniz’deki donanmayı güçlendirmemiz gibi konular ilişkilerde hep bir pürüz olarak kaldı ancak bir şekilde üstesinden gelindi.

Öte yandan enerji farklı bir yere sahip çünkü Rusya’nın doğalgazda Almanya’dan sonra en büyük müşterisi Türkiye. Bu yüzden Rusya açısından Türkiye çok önemli hele ki doğalgazda oyununun değiştiği şu günlerde. Dünyada ise Türkiye kadar hızlı büyüyen bir pazar yok, Çin’den sonra en hızlı büyüyen ikinci pazarız. İkincisi, nükleer enerjide Ruslar dünyada söz sahibi olmak istiyorlar çünkü yükselen ülkeler enerji açıklarını nükleer enerji ile kapatmaya çalışıyorlar. Bu açıdan Rusya’nın en büyük nükleer enerji şirketi Rosatom Türkiyeyi önemli bir pazar olarak gözüne kestirdi ve 25 milyar dolarlık Akkuyu Nükleer Santrali’ni yapmayı kabul etti. Tabi bu Rusya’nın yumuşak karnı bu proje çünkü oldukça büyük bir proje ve kaderi de Türkiye’nin anlaşma şartların uymasına bağlı.

Peki Türkiye ve Rusya arasında gelişen bu enerji işbirliği Türkiye Amerika ilişkilerini nasıl etkiler sizce?

Amerika genelde Türkiye’nin Rusya ile çok fazla içli dışlı olmasından rahatsız. Rusya’ya karşı Batı yaptırımları devam ediyor ama Türkiye bu yaptırımların dışında tuttu kendisini.  Darbe girişimi sonrasında ise oyun tekrardan değişti. Türkiye kendisini daha fazla yalnız hissetti. 15 Temmuz Darbe Girişiminde sonra arayıp üzüntülerini ve desteklerini belirten liderlerin başında Putin, Ruhani, Çin Cumhurbaşkanı ve Suudi Arabistan kralı vardı. Batı ise belirli belirsiz sesler çıkardı ve Ankara gördü ki Batı ile ilişkiler eskisi olmayacak. Türkiye ve Batı arasındaki ilişkiler daha da çıkar eksenli yürümeye başladı. NATO’nun o meşhur 5. Maddesinin işletilmeyeceği anlaşıldı, bırakın oradan gelecek bir desteği, Türkiye’de iç savaşı körüklemeyi hedefleyen PKK’nın bir koluna NATO’nun en büyük üyesi silah vermeye başladı ve onları müttefik olarak gördüğünü ilan etti. Bunlar güvenlik ilişkilerini değiştirici sonuçlara sahip olan adımlardır. Bu nedenle Türkiye ve Batı arasında önümüzdeki dönemde güven sorunu olacağını söylemek yanlış olmaz.

Türkiye ve Rusya’nın ne kadar yakınlaştığından ve Türkiye’nin kendini Amerika ve Avrupa’dan uzaklaştırmaya başladığından bahsettik. Bu bağlamda, Avrupa ve Amerika için Türkiye’yi kaybetmenin dezavantajları nedir sizce?

Şu an Avrupa Birliği kendi içinde çıkan sorunlarla uğraşıyor. İngiltere’yi kaybetmenin yanı sıra, ileride gerçekleşebilecek daha ciddi bölünmelerin tehdidi altında. İç işlere odağını arttıran, ırkçılığın arttığı, rekabet gücünün azaldığı ve mülteci sorunu ile mücadele eden bir Avrupa Birliği var. Bu sorunlarla karşı karşıya olan bir Avrupa’nın şu aşamada Türkiye’yi kaybedersek ne olur gibi ciddi stratejik düşünce içine girmesi ve bu konuyu kendine dert edinmesi çok zor. Şu noktada, Avrupa’da bu tür stratejik düşüncelere giren iki ülke var sadece; İngiltere ve Almanya. Bu ikisi Türkiye’yi kaybetmeden nasıl angaje etmeye devam edebiliriz diye düşünüyorlar. Ancak bu iki gücün de Türkiye’yi etkileme güçleri, özellikle son zamanlarda, çok azaldı.

Amerika’ya bakacak olursak, genel bir içe kapanma trendinin burada da belirdiği görülebilir. Trump rejimi oturana kadar, yani Mart-Nisan aylarına kadar Amerika’dan da benzeri bir stratejik geri çekilme beklemek yanlış olmaz. Yani hem Amerika’da hem de Avrupa’da şu noktada Türkiye veya Türkiye’yi kaybetme ihtimali ön planda olan bir sorun değil.

 

 

 

 

 

 

Share This:

Bir Cevap Yazın