Özel Askeri Şirketler: Ortaçağ’dan Kalma Bir Yenilik

Giriş

Alman sosyolog Max Weber’ın tanımladığı şekilde “egemenlik”, devletin meşru biçimde şiddet uygulama tekeline sahip olması sonucu ortaya çıkan yasal ve siyasi durumdur. Bu tanıma göre polis ve ordu devlete bağlı olduğu ve devlet elindeki bu siyasi gücü vatandaşlarını korumak için kullandığı sürece, söz konusu devlet egemenlik statüsüne ve uluslararası ilişkilerde belli haklara sahiptir. Ortaçağ sonrası modern devlet tanımının temelinde bulunan bu egemenlik kavramı, günümüzde askeri sektörün serbest piyasanın elinde özelleşmesi ve devlet tekelinden çıkması ile modern politik sözlüğümüzün tartışılmaz gerçeklerinden biri olmaktan çıkmaya başladı. Özel Askeri Şirketlerin 21. Yüzyıl çatışma yapısında yeni bir oyuncu olarak ortaya çıkmasıyla beraber, Weberci egemenlikten, çokyapılı kapitalist egemenlik kavramlarına doğru bir paradigma kayması yaşıyoruz. Bu noktada sormamız gereken soru; “peki bu paradigma kayması, modern savaşları, özellikle günümüz vekalet savaşlarını nasıl etkileyecek?” olmalı.

Özel Askeri Şirketler Nedir?

Söz konusu mevzuyu  tartışmak için öncelikle Özel Askeri Şirketler’in ne olduklarını ve çatışma ve çatışma çözümünde ne tür roller üstlendiklerini açıklamalıyız. USAM’ın tanımına göre, Özel Askeri Şirketler (ya da ÖAŞ) “bir askeri kuvvet için lojistik, insan gücü ve diğer hizmetler sunan şirketlerdir.” ÖAŞ’ler ortaçağlarda devletlerin kirli işlerini halletmek için sık sık başvurduğu paralı askerlerle aynı mantıkta işliyor. ÖAŞ’lerin sağladığı hizmetler arasında; lojistik ve insan gücü desteğininin yanı sıra devletlere ve devletdışı yapılanmalara güvenlik,  askeri eğitim,  askeri danışmanlık ve  istihbarat sağlamak da bulunuyor. Özellikle son 20 yılda oldukça popülerleşen bu sektör, 2010 yılından beri yılda yaklaşık 200 milyar dolardan fazla gelir elde ediyor. ÖAŞ’ler 21. yüzyıl vekalet savaşlarında (Irak ve Suriye başta olmak üzere) ABD ve Rusya gibi büyük devletler tarafından kiralandı. Bu küresel güçlerin yanı sıra, ÖAŞ’lere başvuran devletler arasında, Afganistan, Pakistan ve Kolombiya gibi iç çatışmalar sebebiyle güvenlik ve lojistik yardıma ihtiyacı olan çevresel ülkeler de var.

“Sorumluluk” Sorunsalı

Ancak uluslararası güvenlik rejimine eklenen bu yeni bir aktör, peşi sıra düzinelerce etik sorunu da beraberinde getirdi. Bunların başındaysa “sorumluluk” sorunsalı var. İstatistikler ve devlet arşivleri, ÖAŞ adı altında hizmet veren askerlerin, son 10 yılda sık sık insan haklarını ihlal eden hareketlerde bulunduğunu gösteriyor.

Kaynaklardan birine göre, 2007 yılında Bağdat’taki Nisoor Meydanı’nda  17 sivilin hayatını kaybettiği bir çatışmada, Amerika merkezli ÖAŞ Blackwater’ın yadsınamayacak bir rolü var. Saldırıya tanık olanlar, Blackwater şirketine ait askeri helikopterlerin, roketatarların ve silahlı araçların çatışma sırasında kullanıldığını iddia ediyor. Eğer bu suçlamalar doğruysa, normal şartlar altında, Blackwater şirketinin çoktan kapatılmış olması lazımdı. Ancak Blackwater şirketi, günümüzde “XE” adı altında askeri faaliyetlerine rahatça devam ediyor.

2004 yılında gerçekleşen başka bir olayda, gene Amerika merkezli iki ÖAŞ, CACI ve L-3 Services, Abu Ghraib hapishanesinde Iraklı mahkumlara işkence edilmesi iddialarıyla gündeme geldi. Abu-Ghraib’den çıkma 72 Iraklı mahkum, L-3 Services şirketini dava etti . Normal şartlarda savaş suçu sayılacak bu olay, tabiiki de hala çözülememiş bir dava olarak duruyor.

Birleşmiş Milletler’in yayınladığı bir rapora göre, yıllar içinde insan hakları ihlali suçlamalarıyla tutuklanan ÖAŞ görevlisi ve yöneticisi sayısı “sıfır”. Yasal olarak bu şirketlerin sığındığı temel argüman, devlet yetkisi altında hareket etmeleri. Ancak ÖAŞ’lerin yönetiminde ve yasal düzenleme ve monitör olmadığı durumlarda operasyonlarında, devletlerin ÖAŞ’ler üzerindeki yetkisi oldukça sınırlı. Bir adım geri atıp, her şeyi birbirine eklediğimizde ortaya çıkan manzara, herhangi bir “sorumluluk” mekanizması içinde bulunmayan ve düzenli olarak insan hakları ihlalleri gerçekleştiren bir şirketler topluluğu. ÖAŞ’leri monitör etmek ve savaş suçlarından yargılamak için bir uluslararası hukuk düzeneği oluşturulmadığı sürece, bu şirketler hukuki olarak hiçbir sorumluluğa sahip olmamaya devam edecek. Bu, uluslararası güvenlik rejiminin ve devletlerin, sivil hayatları koruma hususunda güvenilirliklerini derinden etkileyecek bir problem.

Lobi ve Bilgi Yaratma Gücü

Bir de olayın hukuki olmayan kısmına bakalım. ÖAŞ’ler temelde serbest piyasa kuralları ve rasyonalitesiyle hareket eden, ve bir devletin aksine, herhangi bir politik gruba hizmet etmek zorunda olmayan şirketler. Yani devletlerin aksine, politik ve etik sorumluluğa sahip gruplar değil. Askeri bir sorumluluğu kabul ederken, bir devlet, vatandaşlarının çıkarlarını, güvenliğini ve yaptığı hareketin siyasi sonuçlarını göz önünde bulundurur. Bir ÖAŞ ise, bir görevi kabul ederken, bir şirket gibi düşünür. “Bu görevden kar edebilir miyim?” “Bu görev için ne kadar kaynak harcayacağım?” gibi sorular ÖAŞ’lerin düşüncelerinin temelinde yer alır. Bu temelde, önceliğin insanlardan, paraya kaydığı bir güvenlik rejimi ortaya çıkıyor. Bu rejimin tehlikelerinin başında tabiiki de insan faktörünün bir faktör olmaktan çıkmasıyla ÖAŞ’lerin kâr için savaşın devamlılığını savunacak olması geliyor. Devletler üzerinde lobi gücü  bulunan ÖAŞ’lerin gelir devamlılığı için savaş lobisi yapması yakın tarihte rastlanmamış bir olay değil. Irak Savaşı’nın mimarlarından Dick Cheney’nin özel askeri hizmet veren Halliburton şirketiyle yakın ilişkileri olduğu ve Halliburton’un Irak Savaşı esnasında elde ettiği gelirin 10 milyarları bulduğu göz önünde bulundurulursa, ÖAŞ’lerin devletler üzerinde etkisinin ve bu etkinin kâr amaçlı kullanımının ne kadar tehlikeli boyutlara ulaşabileceği görülebilir. Tabiiki de Dick Cheney ve Halliburton şirketi Irak Savaşı için birebir suçlanamaz. Ancak Halliburton lobisinin savaş kararında büyük bir rol oynadığı gözler önünde.

Lobi yönteminin yanı sıra, ÖAŞ’leri uluslarası güvenlikte karar alıcı bir yere getiren bir başka etmense, ÖAŞ’leri monitör etmenin zorluğu. Para aldıkları devletlerden farklı amaçlara sahip olan ÖAŞ’ler, çatışma durumlarını, görevleri bilinçli olarak sabote edebilir, ve monitör edilmeleri oldukça zor olduğu için, fark edilmeden masum insanların hayatlarının ortada olduğu çatışmalarda belirleyici roller oynayabilir. Kâr mantığı ile hareket eden ÖAŞ’ler aynı şekilde, başka bir devletten veya güçten rüşvet alıp, savaşların seyrini değiştirebilir veya hatta savaş bile çıkarabilir. İstediği istihbaratı verip istediğini vermemek özgürlüğüne sahip olan ÖAŞ’ler, çatışmalardaki bilgi sistemlerini de kendi çıkarları doğrultusunda yöneltebilir.

Eski CIA Şefi James Woosley’e göre, CIA’e gelen istihbaratın %95’i özel firmalardan geliyor. ABD gibi askeri hareketleri küresel etkilere sahip bir devletin istihbaratının neredeyse tamamının serbest piyasa mantığı ile hareket eden, ve istihbarat tutma hakkına sahip şirketlerden gelmesi çok da umut verici bir bilgi değil. ÖAŞ’ler, uluslararası güvenlik rejiminin yönlendirilmesinde, sahip olması gerekenden çok daha fazla güce sahip. Bilgi yaratabilen, kolay kolay monitör edilemeyen, lobi gücüne sahip bu şirketler bu sebeplerden dolayı oldukça tehlikeli.

Karşı Tez: Realistler

Tabii ki herkes ÖAŞ sorunsalını bu makale kadar ciddiye almıyor. Devletin merkezliliğini doktrininin temeli olarak alan realizm felsefesinin mensupları, ÖAŞ gibi bir devletdışı yapılaşmanın, uluslararası güvenlik rejimlerinde etkisinin, devletlerin temel karar gücünü etkilemeyeceğini iddia ediyor. Realistlere göre, ÖAŞ’ler, özerk karar alma mekanizmasına sahip kurumlar değil, devletlerin kaynak harcamak istemediği işleri yapmak için görevlendirdiği, araçtan farksız yapılar. Tıpkı hükümetdışı organizasyonlar, ulusötesi örgütler ve çokuluslu şirketler gibi, devletler arası çatışma ve ilişkilerde, ÖAŞ’lerin etkenliği sıfıra yakın. Realist görüşe göre, devlet sistemi ayakta oldukça, devletdışı yapılar daima alakasız olacaktır. Savaşlara indirgemeci bir saldıran-savunan ikilisi üzerinden bakan bir analiz, tabiiki de realist görüşü haklı çıkaracaktır. Ancak yukarıda belirttiğim, lobi gücü gibi, bilgi yaratımı gibi, istihbarat manipulasyonu gibi etmenler analize dahil olunca, ÖAŞ’lerin çatışma seyirlerindeki rolünün, devlet-merkezci realist görüşün hesaplamalarından çok daha fazla olduğu ortaya çıkıyor.

Sonuç

21. yüzyıl uluslararası güvenlik rejiminde Weberci egemenlikten bahsedebilir miyiz peki? Weberci egemenlik kavramı, meşru biçimde şiddet kullanımı tekelini sadece ve sadece devlete bağışlar. Günümüz özel askeri şirketlerine baktığımızda ise, karşımızdaki manzara bize aksini söylüyor. Çatışmalarda şiddet uygulama, çatışma seyrini değiştirme, istihbarat saklayıp saklamama özgürlüğüne sahip olan ve insan hakları ihlallerinden zararsız çıkan bu şirketlerin, meşru şiddet kullanım hakkına sahip olduğunu söyleyemez miyiz? Weberci egemenlik anlayışının güvenlik rejimlerinde artık arkaik bir model olduğu gözler önünde. Günümüz özelleşmiş güvenlik sektöründe, devlet artık tek belirleyici etmen değil. Çokyapılı bir uluslararası güvenlik yapılanması içinde, kâr odaklı şirketlerin etkili olduğu yeni bir model var önümüzde. Bu modelin sağlıklı devamlılığı için, bu yeni aktörün monitörlenmesi, bir sorumluluk sistemine entegre edilmesi ve hukuki olarak dizginlenmesi, bu noktada uluslararası organizasyonların yapması gerekenlerin başında geliyor.

Kaynakça

  • Office of the United Nations High Commissioner for Human Rights – “The Working Group on the use of mercenaries as a means of violating human rights and impeding the exercise of the right of peoples to self-determination”
  • Anna Leander- “The Power To Construct International Security: On The Significance of Private Military Companies”
  • Sandline International – “Private Military Companies – Independent or Regulated?”
  • Mervyn Frost-  “Regulating Anarchy: The Ethics of PMCs in global civil society”
  • Iraq for Sale: The War Profiteers (Belgesel)

Share This:

Bir Cevap Yazın