Soğuk Savaş’ta Nükleer Savaşı Hayal Etmek (Seminer İncelemesi)

Geçen günlerde London School of Economics’in LSE Ideas seminar serisi kapsamında “An Imaginary War? Culture, Thought and Nuclear Conflict During Cold War” (Hayali Bir Savaş? Soğuk Savaş’ta Kültür, Düşünce ve Nükleer Çatışma) isimli  seminerine gittim. Katılımın kısıtlı ancak çeşitli olduğu bu seminer, aklımı sadece soğuk savaş gerçeğinde toplumsal kültür değil, bu kültürün günümüzdeki devamlılığı hakkında soru işaretleri ve endişelerle doldurdu.

Seminerin temel konusu, soğuk savaş sürecinde toplumsal algılarda nükleer savaşın nasıl yer aldığı ve bu kültürel fenomenin soğuk savaşın iki nükleer süper güç arasındaki ilişkinin şekillenmesinde oynadığı roldü.

der-schriftsteller-gunther-anders-thumb_-4e8d0fdfab510c949602215ea35639b3v2_max_440x330_b3535db83dc50e27c1bb1392364c95a2Seminer, Sheffield Üniversitesi’nde Modern Alman Tarihi profesörü Benjamin Ziemann’ın filozof ve nükleer silah karşıtı aktivist (ayrıca Hannah Arendt’in ilk kocası) Günther Anders ve onun nükleer silah sonrası insan antropolojisi hakkında görüşlerini anlatması ve yorumlaması ile başladı. Profesör Ziemann’a göre Karl Marx’ın sıkı bir hayranı ve müriti olan Anders, Marx’ı gururlandıracak derecede diyalektik bir metodoloji ile, insanın atom bombası öncesi ve sonrası karakteri arasındaki çelişkiyi gözler önüne sürmeye karar vermiş. İnsanın nükleer silah arayışları ile nihai güce ulaşma çabasının, onu  bu yarattığı silah karşısında  güçsüz bırakması çelişkisini öne süren Anders, atom bombalarının dehşet verici gücünün, asla bir araç olarak kullanılamayacağını, çünkü kullanıldığı an, insanlığın sonunun geleceğini, araç işlevini yerine getirmesi için çok geç olacağını düşünüyor. Ancak, diğer insanlar, nükleer silahların bu yıkıcı potansiyelini görmüyor olacak ki, Anders bu açıklamaları yapmadan önce de, sonra da nükleer silahların üretimi tam gaz devam ediyor. Anders’a göre, nükleer felaketi hayal etmek ve bunun doğal zorluğu, Soğuk Savaş sırasında politik bir araç haline geliyor. İnsanlar, ütopik bakış açıları içinde, nükleer silahların ne kadar yıkıcı olduğunun farkına varamıyor, nükleer felaketin boyutunu, yaratacağı yıkımı hayal edemiyor. Sonuç, nükleer silahların soğuk savaş esnasında bir yarış malzemesi haline gelmesi. Kullanılacağı anı hayal bile edemeyen insan halkının üretmeyi bırakamaması. Elimize geçen ve her geçen gün daha da büyüttüğümüz bu saatli bomba, patlayacak noktaya soğuk savaş sırasında defalarca geldi. Ama hiçbir zaman dur diyemedik. Anders buna, “promethean uçurumu” diyor. İnsanın, kendi yarattığı ürünler dünyasıyla senkronize olamaması gerçeği. Yarattığımız felaket silahının farkında değiliz diyor Anders, ama üretime devam ediyoruz. Üretmek ve Hayal Etmek arasındaki bu boşluk, bir noktada, onun deyimiyle “hepkırım”a (soykırım kelimesinden türetmiş) yol açacak. Bu nükleer-sonrası antropolojide, insan, hayal edemediği sürece üretecek ve bir noktada, Çehov’un nükleer silahı patlayacak.

İkinci konuşmacı Dr. Matthew Grant (kendisi Essex Üniversitesi’nde Tarih bölümünde kıdemli okutman), aynı konuyu, promethean uçurumu’nu, soğuk savaş Britanya’sı uzamında inceledi. Bu uçurumun oluşmasına etki eden etmenleri sıralayan Grant, soğuk savaş süresince kimsenin, nükleer savaşın aslında nasıl olabileceğine dair hiçbir fikri olmadığını iddia etti. Hayalgüçleri, ya olayı olması gerekenden daha küçük çaplı görüyor, ya da gereksizce abartıyordu. Bu kültürün oluşmasındaki temel etmen, ikinci dünya savaşı sonrası ortaya çıkan Britanya retoriğinde, optimizm ve özgüven. Akıllardaki düşünce, “bu millet büyük savaş’ta alman nazi uçaklarının bombardımanından kurtuldu, nükleer silahlardan da koruruz kendimizi” idi. Amerika’nın nükleer testlerinden ve Hiroşima’dan gelen resimler, bilimsel çalışmalar, insanların nükleer felaketin yıkıcılığı hakkındaki düşüncelerinin oturmasına pek de yardımcı olmamış ki, 1960’a kadar, İngiliz kamuoyunda ve siyasetinde, nükleer savaşı hayal etmek için pek de bir çaba yok. Ne oluyorsa, 50’lerin sonunda, 60’ların başında oluyor. Sovyet Rusya, 1954’te hidrojen bombası görüntülerini yayınlıyor. Ancak toplumsal hayalgücü, gene ibreyi tutturamıyor. Bu sefer, nükleer savaş dramatize edilmeye, abartılmaya başlıyor. Dr. Strangelove gibi, Threads gibi filmler, İngiliz halkı arasında yeni bir nükleer retoriğe yol açıyor. Optimizmden, pessimizme bu geçiş, Britanya’nın soğuk savaş politikalarını da oldukça etkiliyor. Ancak, bu etki, nükleer silahları durdurmaktan çok, Britanya’nın kendini korumak için nükleer silah programı geliştirmesiyle sonuçlanıyor. Grant’e göre, bu nükleer savaş hayallerinde ibreyi tutturamama sorunu tehlikeli. Sonuç olarak, Matthew Grant, nükleer savaşın kavramsallaştırmalarının tarihsel olarak tutarlı olmadığını söylüyor, fikirlerin, görüşlerin sürekli olarak değiştiğini iddia ediyor. Ancak, promethean uçurumu her söylemde, her bağlamda oldukça geniş görünüyor.

v_736841f9f3644e9e96c0a59a6bd23e61Son konuşmacı, Profesör Ann Sherif, soğuk savaşın, nükleer savaş söylemlerinin, Doğu Asya’daki etkilerinden bahsetti. Nükleer çağın kültürsel etkilerinin, bölgeler arasındaki farkları üzerine duran Sherif, nükleer savaş tartışmalarının şekillenmesinde, “mekan”ın etkisini vurguladı. Amerikan kültüründe nükleer savaşın değersizleştirilmesini örnek veren Ann Sherif, ana akım Amerikan kültüründe nükleer sembollerin, komedi amaçlı, veya siyasi propaganda olarak kullanılmasının toplumsal sonuçlarının tehlikesinden bahsetti. Benzer şekilde, Japonya’da Hiroşima’dan sağ kurtulan insanların, Japon kültüründeki yerini inceledi. “Hibakusha” adıyla anılan bu insanlar, Sherif’e göre, savaştan yıllar sonra bile Japonya’nın mağlubiyetinin simgeleri olarak olumsuz şekilde imleniyorlarmış. Çoğu hibakusha, toplumdan uzakta, gizli şekilde yaşamış yıllarca. Bu da tabi Japonya’da nükleer kültürün gelişmesinde oldukça zıt bir etkide bulunmuş. Moritaki Ichiro, 60’larda bu konuda aktif olarak farkındalık yaymaya çalışan ilk hibakusha olarak tarihe geçmiş. Ancak, Japon kültüründe, özellikle hibakushalar arasında bir fark yaratsa da, Ichiro’nun anıları, uyarıları, global bir nükleer savaş imajı yaratmada çok da başarılı olamamış. 1963’te Hiroşima’da uluslararası bir konferansta konuşan Ichiro, mağduriyetinden, nükleer savaşın bir insan gözünden nasıl hissedildiğinden bahsederken, yuhalanmış. Tabi, Ichiro, ne hakla koskoca emperyalist faşist Japonya’nın haklı bombalanmasını bir mağduriyet hikayesine çevirir? Hem batılı hem doğulu politikacılar pek de sevmemişler Ichiro’nun konuşmasını. Onlar için, tartışma hümanist bir konu değil, politik bir konu. Nükleer savaşı hayallerinde “mekan” gerçeği burada ortaya çıkıyor. Savaşı yaşayan ile, savaşı hayal edemeyen arasındaki fark, nükleer silahların, toplumdan kopmuş politikacıların elinde, politik bir tartışma konusuna dönmesine yol açıyor. Nükleer savaş tarihini konuşurken, Kissinger yerine Ichiro’yu dinlemek, belki nükleer hayalgücümüzü biraz daha gerçekçi noktalara getirir.

Tabi konferans Soğuk Savaş tarihinden bahsetti, ama promethean uçurumun günümüzde de devam ettiğini görmek mümkün. Her geçen gün kendimizi yıkım gücümüzü arttırıyoruz. Ancak kimse düşünmüyor. Nükleer savaşı hayal etmeye çalışıyoruz ama, B-sınıfı Amerikan filmleri ve Fallout gibi sözde distopik oyunlardan çok da öteye geçmiyor nükleer hayalgücümüz.Geçenlerde, Güvenlik Enstitüsü yazarı Zeynep’in de yazdığı üzere, Rusya, plütonyum kontrol anlaşmasını askıya aldı. Onu geçtim, Rusya, birkaç aydır düzenli olarak bir nükleer savaş ihtimalinden bahsediyor. Orada burada haberleri geçse de, özellikle batı medyasının gerçekten kopuk temsilcileri çok da ilgilenmiyor gibi bu gelişmelerle. Hayalgücü sorunumuz şüphesiz hala devam ediyor. Savaş çıkana kadar da devam edecek sanırsam. Elimizde gelmiş geçmiş en tehlikeli Çehov’un silahı var ve patladığında ne olacağına dair hiçbir fikrimiz yok.

 

 

Share This:

Bir Cevap Yazın