Suriye İç Savaşı ve Birleşik Krallık Dış Politikası II

Bu yazı dizisinin ilk bölümünde Birleşik Krallıkta David Cameron hükümetinin iki numaralı ismi George Osborne’nun Doğu Halep’te yaşanan insanlık dramından sonra acil toplanan İngiliz Parlamentosu’nda yaptığı konuşmaya değinmiş, altı yıllık hükümetleri sırasında Batılı ülkelerin Suriye İç Savaşı’nda etkili bir liderlik gösterememesinde kendi hükümetlerinin uluslararası arenada etkisiz bir liderlik sergilemelerini ana unsur olarak belirlemiştik.

Bu etkisiz siyasi liderlik yüzünden bu iki lideri koltuklarından olmuş, tarihe, seçim programına Birleşik Krallığı AB’den çıkış referandumu sözü veren ama referandumda kalmak için güttükleri kampanyayı kaybeden hükümet olarak geçmişlerdir. Dolayısıyla George Osborne’nun konuşmasında bir önceki yazıda belirtildiği gibi: “Eğer Dünya’ya şekil vermezsek, şekil alırız” tarzı bir siyaset güdecek kapasiteyi kendi liderlikleri sırasında gösterebilecek bir iradeye sahip olamamış birisi olarak, başkalarından istemesi çok ilginçtir.

Fakat, bu yazı dizisinin ikinci kısmında, Cameron hükümetinin zayıf liderlik özelliklerine ilaveten, Birleşik Krallık devlet politikasının Suriye İç Savaşı’nda bu hükümetin bilinçli olarak önünü tıkadığını da belirtmek gerekmektedir.

Devletleri rasyonel aktörler olarak ele alan neo-realizm (yeni gerçekçilik) perspektifinden yola çıkarsak, İngiliz devletinin Suriye’de yaşanan hadiseleri önlemek için zaman, enerji ve maddi kaynak harcamalarını gerektirecek çapta çıkar sahibi olmadıklarını tespit edebiliriz. Hatta, İngilizlerin Arap Baharı sonucu şekillenen Orta Doğu ve Kuzey Afrika cumhuriyetlerinde- Libya ve belki biraz da Mısır dışında-, çok büyük bir çıkar beklentisi olmadığı bilinmektedir.

Dolayısıyla Arap Baharı sonucunda bölgede her süper gücün kendine Yemen, Mısır, Bahreyn, Libya ve Tunus gibi mesken ülkeler edindiği gerçeğini tespit eder ve özellikle Rusya’nın etki alanı olarak Suriye’ye yoğunlaştığı vurgusu yaparsak, bu güçlerin en baştan bu yana örtülü bir anlaşma içerisinde olduklarını görmüş oluruz. Bu nedenle, değişmekte olan Orta Doğu siyasetinde Türkiye’nin tutumu Amerika öncülüğündeki Batı ülkelerinin bölgedeki hakimiyeti üzerine olmamalıdır, fakat bu tutum ya hep ya hiç anlamında da olmamalıdır.

Aksine, devasa ve sofistike bir projenin iç içe geçmiş yapıtaşlarıyla oluşan, kompleks ve bir o kadar da sonuç endeksli yapısal ve kolay bir tutum sergilenmelidir. Türkiye’nin bölge ekonomisinde üretim bakımından yeri tartışılmazdır, fakat bu tarz duraklamalar kısa ve uzun vadede ülkemizin kendi dinamikleriyle aşılacak gibi gözükse de, orta vadede yıkıcı ve kalıtsal sorunsallar yaratacağı öngörülmelidir. Güvenlik sorunsalının, bu bağlamda ekonomik ve stratejik çıkarlar üzerinden yapısallaştırılarak birden çok bölgeye nüfus edecek şekilde iç siyasetten daha esnek bir üst noktaya taşıyarak geliştirmek şarttır.

George Osborne’nun şekil vermezsek şekil alırız söylemi, siyaset kariyeri bakımından tarihte bıraktığı iz pek hatırlanmayacak bir siyasetçi olarak incelendiğinde tabi ki kuru laftan ibaret. Fakat Osborne, Cameron ve Hague üçlüsünün İngiliz aristokratik yapısının yetiştirdiği, söylem olarak bu yapının idrakını ve felsefi üst söylemlerini savunan bir liderlik jenerasyonu olduğu gerçeğini de kabul etmeliyiz.

Bu bakımdan, şekil almak ve şekil vermek söylemi, küresel sorunlar karşısında duraksamada gibi gözüken Birleşik Krallığın, AB gibi çoğulcu bir siyasi, ekonomik ve kültürel yapıdan çıkışı sonrası emperyalist bir güç olarak küresel siyasi ekonomiye dönüş arzusu için bir çağrıdır. Bu noktada, Türkiye’nin gelişmekte olan bu güç dengelerini iyi okuması, ülke güvenliği ve ekonomik çıkarlarını en üst seviyede lehine olacak şekilde yapılandırması gerekmektedir.

Bunun nedeni, Suriye İç Savaşı akabinde bir çok güvenlik sorunu ile mücadele eden Türkiye’nin yeni ticari anlaşmalar ile şekillenen küresel siyasi ekonomiden dikkatini uzaklaştırma riskidir. Sonuçta, Orta Doğu siyasetinden uzaklaşmış gibi gözüken İngiliz ve Amerikan öncülüğündeki Batılı güçler, Esad rejimine karşı sadece “hard power” (sert güç) olarak yokluk teşkil etmektedirler, ekonomik ve siyasal etkinlik olarak ise bölgedeki ağırlıklarını her an nüksettirebilecek potansiyele sahiptirler.

Bütün bunlar bir aşamaya kadar göz önünde tutularak, bu yazının ana tezi olan Batı’nın bölgedeki gücünü kaybetmediğini, aksine bilinçli bir şekilde Suriye’nin geleceği görüşüldüğü masada yer almadığı görüşüne dönecek olursak, Batılı devletlerin şu aşamada siyasi ekonomik çıkarlarının kendilerince yeterli bir potansiyele sahip olmadığını düşündükleri gerçeği ile karşılaşırız.

Buna ilaveten, İsrail, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölgede maddi ve siyasi üstünlük sahibi ülkelerin Suriye İç Savaşı’ndan dolayı kendilerini ciddi bir risk içerisinde görmediklerini, bu nedenle bu sorunun bölgede rakip olarak gördükleri Türkiye’yi çok olumsuz etkilediği gerçeğinden dolaylı yollardan memnun kaldıkları bilinmektedir.

Öte yandan, Amerikan başkanlık yarışını kazanan seçilmiş Başkan Donald Turmp’un Ocak ayından sonra aktif olarak koltuğuna oturacağını, Amerika’nın yeni Orta Doğu siyasetinin ilk izlerini ancak Şubat sonu ve Mart ayları içerisinde görmeye başlayacağımızı öngörebiliriz.

Fakat, bu sıralarda Britanya’nın AB’den çıkış için görüşmelere başlaması beklendiğini göz önüne alırsak, Batılı ülkelerin Orta Doğu siyasetine güçlü bir şekilde direkt olarak öncülük edecekleri beklentisi içerisinde olunmamalıdır.

Ama, bu tamamen etkisiz bir siyaset güdecekleri anlamına da gelmemelidir. Bundan daha ziyade, sonuç endeksli, tamamen çıkarların açık ve net bir şekilde dillendiği pratik bir ilişki içerisinde olacakları beklenmelidir.

Dolayısıyla, Doğu Halep’in milis güçler tarafından terkedilmesi sonrası Moskova’da toplanan Rusya, İran ve Türkiye Dış İşleri Bakanları’nın Suriye İç Savaşı’nda bir mutabakata vardıkları söylenen masada neden hiç bir Batılı güç olmadığı sorusunun tek cevabı, Batılı güçlerin öncelikle bu üç ülkenin Suriye’de hangi konularda müteakip kaldıklarını, kısacası devlet başkanları düzeyinde bir anlaşma sağlanmadan önce bu ülkelerin masadaki ellerini görmek istemeleri olabilir.

Fakat, bu söylem tek başına yeterli de değildir. Bu nedenle bu yazı dizisinin üçüncü bölümünde bu konuyu stratejik, güvenlik ve ekonomik çıkarlar ekseninde tekrar açarak, kıdemli bir Rus Büyükelçisinin suikastına sebep olacak kadar şiddetlenen Suriye İç Savaşı’nda nasıl bir çözüm ön görülmeli konusu incelenecektir.

Tankut Öztaş Hakkında
*Tankut Öztaş King’s College London Avrupa ve Uluslararası Çalışmaları Departmanı, Uluslararasi Ekonomi Politikaları kürsüsünde doktora öğrencisi ve öğretim üyesi olup tez yazım aşamasındadır.

Share This:

Bir Cevap Yazın