Suriye İç Savaşı ve Birleşik Krallık Dış Politikası

“Açık konuşalım: eğer Dünya’ya şekil vermezsek, şekil alırız. Suriye’ye müdahale etmeyişimizin bize faturasını görmeye başladık.”

2010 ve 2016 yılları arasında görev yapan David Cameron hükümetinin en önemli isimlerinden George Osborne doğu Halep’de yaşanan olaylardan dolayı acil toplanan İngiliz parlamentosunda yukardaki sözleri söyledi ve konuşması boyunca Birleşik Krallığın ve Amerika’nın beş yıldır süren ve kimyasal silahların dahi kullanıldığı Suriye iç savaşına müdahil olmayışını hatalı ve uzun vadede Batı ülkelerinin aleyhine olduğunu belirtti. Osborne aynı zamanda Batılı ülkelerin hatalı Suriye politikaları nedeniyle 1970li yıllarda Henry Kissinger’in etkili Orta Doğu stratejisiyle bölgedeki etkinliği zayıflatılan ve bölgeden uzaklaştırılan Rusya’nın bölgeye tekrar çok etkili ve karar kılıcı bir oyuncu olarak döndüğünü söyledi.

Fakat, bu sözler bir günah çıkarma olarak mı analiz edilmeli yoksa gerçekten başta Amerika olmak üzere, İngiliz ve tüm Batı siyasi liderliği hatalı bir orta doğu stratejisi nedeniyle bölgedeki hakimiyetini kaybetti mi? Suriye iç savaşı için İran, Rusya ve Türkiye arasında görüşülmekte olan barış anlaşmasında müdahil olmayan Batılı güçler bölgenin geleceği hakkında neden masada yer almamışlardır? Bu Osborne’nun ön gördüğü gibi Batının bölgedeki hakimiyetini kaybedişinden midir yoksa Batı bunu bilinçli bir şekilde tercih mi etmiştir?

Bu yazı batının bölgedeki gücünü kaybetmediğini aksine bilinçli bir şekilde Suriye’nin geleceği görüşüldüğü masada yer almadığını ön görmektedir.

Öncelikle bu yazı dizisinin ilk bölümünde David Cameron ve George Osborne liderliğinde olan Birleşik Krallık Suriye Dış politikasını inceleyeceğim. George Osborne’nun görüşlerinin çocukluk yaşlardan bugüne aynı eğitime ve kariyer geçmişine sahip olduğu eski başbakan David Cameron ile bire bir örtüştüğünü ve Cameron’nun bu görüşlere yakın bir çok beyanı olduğunu belirtmek gerekmektedir. Suriye iç savaşı başlamadan bir yıl önce David Cameron öncülüğünde İngiliz Muhafazakar partisi, İngiliz hükümetindeki 12 yıllık İşçi partisi egemenliğini sona erdirmiş ve Liberal Demokrat Parti ile büyük ortak olarak bir koalisyon hükümeti kurmuştur.

Suriye İç savaşına askeri müdahale ilk kez bu koalisyon hükümeti tarafından mecliste tartışılmış, tartışmanın büyük çoğunluğu bu müdahalenin insancıl ve bölgede uzun vadede oluşturacağı sorunlar boyutundan yapılmamış daha çok İngiliz devletine ne türlü bir çıkar sağlayacağı olmuştur.

Sonuç olarak, Amerika senatosundaki oylamadan bir kaç hafta önce yapılan bu toplantıdan askeri müdahalenin Birleşik Krallığın çıkarı doğrultusunda olmayacağını, Irak savaşında yapılan yanlışlardan dolayı Dünya’da İngiliz ve Amerikan barış güçleri aleyhine oluşan algıdan bahsedilerek müdahale kararı veto edilmiştir. Bu karardan sonra ABD senatosu da benzer bahaneler ile aynı kararı almış, kırmızı çizgiler olarak tanımladığı kimyasal silah kullanımı gerçekleşmesine rağmen Esad rejimine karşı askeri müdahale seçeneğini ciddi bir boyutta bir daha gözden geçirmemiştir.

Burada altının bir daha çizilmesi gereken hassas nokta devlet çıkarlarının insancıl ve evrensel yaşama hakkının önüne geçtiğidir. Mesela, Suriye iç savaşının batı önderliğinde bir askeri müdahale ile bu yıllarda çözülmüş olsa idi, bu çözümden açık ara en karlı Türkiye çıkacağı ön görülmekteydi. Öte yandan, Cameron ve Osborne liderliğindeki muhafazakar partinin bu kadar önemli bir kararı 12 yıl aradan sonra ülke yönetimine geldiği ilk yıllarda alması da beklenen bir sonuç değildi.

Üstelik, daha göreve geldiği ilk günlerde Nobel Barış ödülü alan Amerika’nın ilk siyahi kökenli başkanı Barack Obama’nın da, ne kadar kırmızı çizgileri olduğunu belirtse dahi, Amerikan Devlet çıkarlarının maksimize edilmediği bir ortamda müdahaleci bir dış politika izlemeyeceği ön görülebilirdi.

Lakin, Suriye İç savaşını sürerken ikinci kez seçime giden İngiltere, Muhafazakar partiyi mutlak bir galibiyetle tek başına hükümete getirmiş, Suriye politikasının yanlış olduğunu söyleyerek günah çıkaran Osborne ve Cameron’a Esad rejimine karşı daha etkili bir politika izlemeleri için bir başka fırsat vermişti. Fakat, bu fırsatı Suriye İç savaşının ana faktörü Esad rejimini de zayıflatmak için kullanmak yerine, sadece Irak savaşı ve akabinde Suriye’de oluşan güvenlik boşluğundan faydalanarak yükselişe geçen İŞİD gibi unsurlara karşı hava müdahalesi ile yetinildi.

Brexit referandumunda Birleşik Krallığın AB’de kalması için evetçilerden olan bu iki kilit isim, 12 yıl aradan sonra iktidara taşıdıkları ve iki genel seçimde başarılı olmalarına rağmen, ne referandumdan önce AB yetkilileriyle referanduma gerek kalmadan anlaşmaya varabilecek, ne de akabinde İngiliz toplumunu AB üyesi olarak kalması için ikna edebilecek siyasi karizma ve güce sahip olmadıkları görülmüştür. Bu nedenle, bu kadar dirayet eksikliği olan Cameron ve Osborne hükümeti, şu günlerde dille getirdikleri insancıl söylemleri, İngiliz dış politikası olarak etkili bir şekilde uygulama becerisine asla sahip olamamış, Suriye iç savaşının alev alev dalgalanarak bölgede yüz binlerce insanın hayatını kaybetmesine, sakat kalmasına ve milyonlarca insanın mülteci durumuna düşmesine etken oluşturmuşlardır.

Bu yazı dizisinin bir sonraki bölümünde, bu yazının girişinde yaptığım George Osborne’nun sözlerinin aksine Batı bölgedeki gücünü kaybetmediğini aksine bilinçli bir şekilde Suriye’nin geleceği görüşüldüğü masada yer almadığı tespitini daha çok açacağım.

Tankut Öztaş Hakkında
*Tankut Öztaş King’s College London Avrupa ve Uluslararası Çalışmaları Departmanı, Uluslararasi Ekonomi Politikaları kürsüsünde doktora öğrencisi ve öğretim üyesi olup tez yazım aşamasındadır.

 

 

 

Share This:

Bir Cevap Yazın