Suriye İç Savaşı ve Değişen Jeostrateji III

Korku siyaseti hemen hemen tüm büyük siyasi düşünürler tarafından tartışılmış ve konu edilmiştir. Machiavelli gibi kimi düşünürler siyasi güçlerin sevilmektense korkuluyor olmasını tartışıyor olsa da İbn-i Haldun ve Cicero gibi düşünürler korku ve şiddete dayalı bir siyasetin sadece geçici bir yanılsama olduğunu, uzun vadede tarihte yer edinebilmek için sevgi ve huzurla hatırlanıyor olmanın liderler için çok daha anlamlı olacağından bahsederler. Bu nedenle şiddete dayanan baskıcı bir siyasi güç sadece kısa vadede bu ortamdan kendine çıkar sağlayıp, çoğunluğun dikkatini ve algısını kendi çıkarları doğrultusunda yönetebilirler.

Böyle bir bakış açısından yola çıkarsak, Suriye İç Savaşı’nda tarafların bu hataya düştüklerini, savaşın sonunda kısa ve orta vadede sadece savaşın sahada bir parçası olmayanların kazandığı bir tarih okuması yapacağımızı ön görebilir, uzun vadede ise kazançlı çıkmanın tarihsel aklın yaşanılan zaman ve mekan ile özleşmiş, gücünü sadece bilim ve kelama dayandıran bir siyasi anlayış ve önderlikle gerçekleşebileceğini tespit edebiliriz.

Bu yazı dizisinin son bölümünde bu tespit stratejik, güvenlik ve ekonomik çıkarlar ekseninde açılarak, kıdemli bir Rus Büyükelçisi’nin suikastına sebep olacak kadar şiddetlenen Suriye İç Savaşı’nda nasıl bir çözüm ön görülmeli sorusu incelenecektir.

Suriye İç Savaşı’nda öncelikle Dışişleri Bakanlığı düzeyinde mutabakata varmak için Moskova’da buluşan bölgenin ve savaşın dolaylı ve dolaysız taraf ülkeleri Türkiye, Rusya ve İran, bu toplantıdan bir gün önce Rusya’nın Türkiye Büyükelçisi’ne düzenlenen suikast ile sarsılmıştı. Bu toplantının gerçekleşip gerçekleşmeyeceği tartışılırken iki ülkenin devlet başkanları çok dirayetli ve sakin üsluplarla bu olayın toplantıya bir etkisi olmayacağını ve Suriye İç Savaşı’nın sonuçlanması için ortak bir çaba harcamaya devam edeceklerini bildirdiler.

Bu bağlamda Suriye İç Savaşı’nın sonuçlanması stratejik olarak bu üç ülkenin, özellikle de Orta Doğu’ya güçlü bir geri dönüş yapan Rusya’nın değişmekte olan bölgede kalıcı bir etkiye sahip olması anlamına gelmektedir. Rusya’nın savaş boyunca bölgedeki etki alanını kaybetmemek hatta yeni etki alanları açmak için harcadığı vakit, ekonomik ve askeri desteği göz önüne alırsak, Suriye’deki sorunun çözümünde Rusya’nın ister kendi kamuoyu önünde isterse de Dünya kamuoyu önünde kaybeden durumuna düşmemesi, hatta mutlak galip çıkıyor olarak gözükmesi, Putin yönetimindeki Rus devleti için çok büyük önem arz etmektedir.

Bu nedenle, Rus büyükelçisinin bir suikastle katledilmesi, sanıldığı gibi Türkiye’yi etkileyecek bir durum değil, aksine Putin liderliğindeki Rus Devletine verilen bir mesaj gibi yorumlanabilir. Sonuçta, Rusya öncülüğünde Türkiye ve İran’ın paylaştığı ve sonuç getirdiği bir Suriye, bu ülkelerin bölgedeki askeri hakimiyetini meşrulaştıracak, ve bu denli önemli bir güç dengesi değişimi, bölgedeki diğer güçler ve Batılı güçlerin bölge üzerindeki hakimiyeti konusunda uzun vadede menfaatine olmayacaktır. Bu olay bölgedeki hassas stratejik dengeleri bir kez daha çok ciddi bir şekilde yüzüstüne çıkarmıştır.

Öte yandan, Suriye İç Savaşı, başta Türkiye olmak üzere bölgede ve Batıda bir çok ülke için güvenlik sorunu teşkil etmeye devam etmekte, bu sorunsalı aşmak için Batılı güçler sonuç eksenli yapıcı bir diplomasi uygulamak ve yönetmek yerine bu sorunsal üzerinden iç siyasette gündem yaratmaktadır.

Özellikle, Avrupa ülkeleri başta olmak üzere aşırı sağcı siyasi gruplar Arap Baharı sonrası Suriye, Mısır, Tunus, Yemen ve Libya gibi çok büyük güvenlik ve adalet sorunu yaşanan bölgelerden kaçan Müslüman mültecileri siyasi bir define gibi kullanarak yükselişe geçmişlerdir. Donald Trump’ın başkanlık seçimi sırasında kullandığı propaganda ve seçim kampanyasını da göz önünde tutarsak popülist aşırı sağın Batı ülkelerinde şu aralar ne kadar tehlikeli bir yükselişe geçtiğini tespit edebiliriz. Üstelik, aşırı güvenlik sorunu ile karşılaşan bölge ülkeleri dahi bu sorunsalı tarihsel olgunluğun yüklendiği barışçıl bir diplomatik dil ve siyaset ile çözmek yerine, tıpkı Batılı ülkelerde yükselişe geçen ve milli değerleri suiistimal eden, 10- 15 kayba karşılık 70- 80 düşman katledildi gibi aritmetiğe dökülmüş bir iç siyaset söylemi üretmekte veyahutta başka güçlerin iradesinde mevcut krize çok hatalı ve kalıcı olmayan çözümler aramaktadır.

Bu durum, güvenlik sorunsalında çözümün karşılıklı dinamik ilişkilere muhtaç olduğu gerçeğini özellikle son yıllarda artışa geçen şiddet eylemleriyle ortaya koymaktadır. Üstelik, kısa vadede yönetilebilen bu durum, orta vadede yıkıcı ve kalıtsal sorunlara yol açmakta, uzun vadede hiç bir siyasi iradenin kaldıramayacağı bir şiddet ortamı yaratmaktadır.

Bu nedenle, Rus büyükelçisinin suikasti gibi dünyada yankı ve korku hissettiren bir olaydan sadece iki gün sonra “Dünya, nükleer silahlar konusunda kendine gelene kadar, ABD nükleer kapasitesini genişletmeli ve güçlendirmelidir” gibi provokatif açıklamalar yapan bir kişinin Amerika’da yönetime geleceğini öngörür, bir NATO ülkesi polisinin kameraların karşısında bir Rus Büyükelçiyi katlettiğini düşünürsek, Suriye’de devam eden güç savaşının, soğuk savaş yıllarına benzer hatta daha şiddetli bir ortam hazırlamakta olduğunu tespit edebiliriz. Bu noktada, sadece Türkiye’de değil tüm Dünya kamuoyunda NATO’ya karşı güvensizlik artışını da göz önünde tutarsak küresel boyutta değişmekte olan jeo-stratejik anlayışın doğru izlenip tetkik edilmesinin önemine vurgu yapmış oluruz.

Dolasıyla bu denli tehlikeli bir süreçten geçerken, son olarak siyasi çıkarların ana dayanağı olan ekonomik çıkarları tekrar gözden geçirmek ve bölge siyasetini yeni bir bakış açısıyla analiz etmek gerekmektedir. Suriye, Irak veya Libya’da bulunan petrol gibi zengin yeraltı kaynaklarına, Mısır veya Yemen gibi jeo-ekonomik öneme sahip boğazlara yakın olmasa da, bu iki unsura kapı açan jeo-politik bir öneme sahiptir.

Bu bağlamda, bölgeye nüfus etmek isteyen güçler tarihsel olarak incelendiğinde sürekli Suriye üzerinde birbiriyle çekişmişlerdir. Fakat günümüz askeri, teknolojik ve altyapı koşullarını göz önüne alarak bu çekişmenin realpolitik bir anlayışa yansıması çok önemlidir.

Jeo-stratejik olarak hassas oyunların oynandığı bu coğrafyada, aşırı güvenlik sorunlarıyla karşılaşan ülkelerin, bu nedenle daralan piyasa koşullarını, mültecilerin oluşturduğu ucuz iş gücü ve talep artışıyla çok fazla sürdüremeyeceğini, buna ilaveten savaş ekonomisi etkenlerini de orta vadenin sonunda çok sert bir şekilde hissedeceğini ön görebiliriz. Bu kadar ciddi bir dönengenin tam ortasında uzun yıllar kaybolmadan önce,  Suriye İç Savaşı’nda sonuç ararken kapsayıcı, dinamik ve ihtiraslardan uzakta, ciddi bir siyaset geliştirmek önemlidir.

Bu yazı dizisini sonuca bağlarsak, coğrafi konumu olarak medeniyetlere beşik olmuş Anadolu toprakları dönemsel olarak değişik sorunlarla mücadele etmiş, özellikle de Orta Doğu’da nükseden güç çekişmelerinin ya önemli bir parçası ya da yön vericisi olmuştur. “Sevgi davanın esası olmalıdır” diyen Şeyh Edebalî, Osman Gazi’ye öğüdünde “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” da demiş, vicdanı sevgi dolu adalet bilen önderlikle Anadolu insanın gücüne ve hakimiyetine vurgu yapmıştır. Bu sözler ışığında güçlü bir güvenlik vizyonu geliştirmek mevcut ve gelişmekte olan sorunları aşmakta çok daha etkili olacaktır.

Tankut Öztaş Hakkında
*Tankut Öztaş King’s College London Avrupa ve Uluslararası Çalışmaları Departmanı, Uluslararasi Ekonomi Politikaları kürsüsünde doktora öğrencisi ve öğretim üyesi olup tez yazım aşamasındadır.

 

Share This:

Bir Cevap Yazın