Türkiye’den Romanya’ya: Yeni Bir Nükleer Krize Giden Yolda

Yakın dünya tarihinde iki tarafın birbiri üzerinde nükleer silah kullanmaya en yaklaştığı an olarak 1962 yılında Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği arasındaki bir diplomatik anlaşmazlık üzerine gerçekleşen Küba füze krizi gösterilir. Olaylar, SSCB’nin komünist ideolojinin Amerika kıtasındaki temel temsilcisi olan Küba devletine nükleer başlıklı füze yerleştirmesiyle başlar ve sonucunda ortaya çıkan küresel kriz, soğuk savaşın iki büyük nükleer gücünü karşı karşıya getirir. Kriz, hem soğuk savaşın potansiyel yıkım gücünü ana akım söylemlerde ön plana çıkarırken, aynı zamanda devletlerin ve politikacıların nükleer silah mevzusunun ne kadar çabuk kontrolden çıkabileceğini görmelerine sebep olur.  Günümüzde Rusya’nın Gürcistan ve Ukrayna’yı işgali ardından yeniden su üstüne çıkan ABD-Rusya gerilimi, Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye İncirlik Nükleer Üssü’ndeki nükleer başlıklarını, Romanya’nın Deveselu hava üssüne taşımasıyla birlikte, dünyayı yeni bir Küba Füze Krizi’yle karşı karşıya bırakabilir. Ancak, krizin bu defa da barışçıl yöntemler ile çözüme ulaşacağına bir kesinlik olarak bakmak naiflik olur.

15 Temmuz 2016 darbe girişimi sırasında İncirlik Hava Üssü’nün elektriklerinin kesilmesi, devletin Amerikan uçaklarının üsten çıkışını yasaklaması ve ardından hava üssünün komutanı Tuğgeneral Bekir Ercan’ın darbe girişiminde rol oynama suçlamasıyla tutuklanması, Amerika Birleşik Devletleri’nin stratejik nükleer silahlarının konuşlandığı İncirlik Hava Üssü’ndeki kritik güvenlik zafiyetini gözler önüne sermiş oldu. Olaylar, darbe girişimi sonrası ortaya çıkabilecek potansiyel bir iç savaş durumunda, Amerika’nın Adana’daki silah ve teçhizatlarına erişiminin mümkün olup olmayacağı hakkında Amerikan kamuoyunda şüphelere sebep oldu. Darbe girişimi sonrası Türk hükümetinin uluslararası mihraklarda demokrasi dışı ve tehlikeli olarak nitelendirilen tutuklamalarının ardından Amerika ve Türkiye arasında ortaya çıkan diplomatik kriz, İncirlik Hava Üssü’nün geleceği ve güvenliği hakkındaki belirsizlikler üzerine, stratejik bir kriz şeklini alarak, Türkiye-Amerikan ilişkilerinin uzun vadede ciddi bir zarar görmesine yol açtı. Amerika’nın önde gelen strateji ve güvenlik gazeteleri Türkiye’nin, Amerikan silahlarına ev sahipliği yapmasının güvenilir bir seçenek olmaktan çıktığı kanaatine vardılar. Bu görüşe Amerikan Savunma Bakanlığı da katılıyor olacak ki, Ağustos ayı itibariyle, Amerikan Birleşik Devletleri, Adana İncirlik Hava Üssü’ndeki nükleer başlıklarını Romanya’daki Deveselu Hava Üssüne taşımaya başladı.

Soğuk Savaş esnasında Sovyetler Birliği’nin önemli bir müttefiki olan Romanya’nın ABD nükleer silahlarına ev sahipliği yapacak olması, çevresel coğrafyasındaki NATO ve Amerikan hareketliliğine tarihsel olarak sıcak yaklaşmayan Rusya devleti için bir tehdit algısı oluşturacaktır. Rusya Dış İşleri Bakanlığı Nükleer Silahların Yayılması ve Silahların Kontrolü Departmanı’nın başında yer alan Mikhail Ulyanov, Amerika Birleşik Devletleri’nin bu kararına cevaben, “Avrupa’da küresel bir füze savunma kalkanı yaratmanın, bölgedeki stratejik denge üzerinde olumsuz etkileri olacağını, ve bu kararın Rusya’nın ulusal güvenlik çıkarlarını ciddi biçimde etkileyeceğini” belirtti. Rusya’nın yakın tarihte, çevresel coğrafyasındaki buna benzer stratejik oyunlara (Kırım’ın işgali) agresif tepkiler verdiğini göz önünde bulundurursak, bu nükleer tehdit, Amerika ve Rusya arasında, çok çabuk elden çıkabilecek bir askeri krize sebep olabilir.

Her ne kadar Amerikan Büyükelçiliği basın sözcüsü William Stephens, nükleer silahların Romanya’ya taşınma kararının Rusya’ya bir tehdit oluşturmadığını, ve bu kararın potansiyel bir İran nükleer saldırısı ihtimali üzerine alındığını iddia etse de, bu kararın alımında Rusya-ABD geriliminin ve son zamanlarda ortaya atılan yeni soğuk savaş öngörülerinin büyük bir rol oynadığı aşikar. Amerika’nın Avrupa’daki temel nükleer gücünü, bir NATO üyesi olarak güvenilirliğini kaybeden Türkiye’den, kontrol etmesi daha kolay ve Rus sınırlarına daha yakın Romanya’ya taşımasının son derece provokatif bir hareket olduğu gözler önünde. Rusya’nın bu provokasyona vereceği tepki Küba Füze Krizi’nin 21. Yüzyıl versiyonunu yaratabilir. Bu noktada sorulması gereken soru,  Küba Füze Krizi ve soğuk savaşın diğer nükleer krizlerinden (1983’teki Able Archer) alınan derslerin, Rusya ve ABD arasında yıkıcı bir nükleer savaşı engelleyip engellemeyeceği.

Küba Füze Krizi’nden çıkarılabilecek en önemli ders, ülkeler arası iletişimsizliğin ve  bu iletişimsizliğin ortaya çıkardığı yanlış anlaşılmaların nasıl iki ülkeyi nükleer savaşın eşiğine getirebileceğidir. 1962 yılında birbirlerine olan güvensizlikleri ve gizliliğe verdikleri önem yüzünden nükleer savaş gerçeğiyle ilk defa yüzleşen Amerika ve Rusya’nın bu noktada atacağı en mantıklı ve en güvenli adım, birbirlerine karşı diplomatik açıdan daha açık ve daha dürüst olmaları olacaktır. Öncelikle sorunun mimarı Amerikan Birleşik Devletleri’nin, nükleer silahlarının transferinin Rusya’ya doğru yöneltilmediğine dair bir garanti vermesi, gerekirse Rusya’nın bu noktada çıkarlarını koruyan uluslararası bir anlaşma imzalaması gerekir. Aynı şekilde Rusya’nın da Romanya üzerine stratejik ve siyasi planlarını ve endişelerini Amerika’yla paylaşması ve nükleer silahların güvenliğine dair Amerika ile bir anlaşmaya varması önemli bir adım olur. Ancak iki tarafın da gerçek niyetinin bu potansiyel krizin barışçıl bir çözüme ulaşması olduğu takdirde iletişim ve dürüstlük başarıya ulaşır. Eğer Amerika, aksine, uzun vadeli nükleer planlarında soğuk savaşı planlarını andıran bu stratejik yolu izlemeyi tercih ederse, Rusya bu göz dağına karşılık vermekte geç kalmayacaktır. Bu noktada siyasi figürlere büyük bir sorumluluk düşüyor. Güven ve dayanışma ortamı yaratmak ve ülkeler arasındaki iletişimi, stratejik olarak riskli hamleler pahasına feda etmemek, bu mevzuda iki ülkenin de yapacağı en güvenli seçim olur.

Ana akım medyada çok fazla yer almayan bu hamle, göründüğünden çok daha büyük bir küresel soruna yol açma potansiyeline sahip. Bu noktada, aynı hamleyi Rusya veya Çin gibi Batı medyası tarafından periyodik olarak negatif bir görüntü ile çizilen bir ülkenin yaptığı bir senaryoyu göz önünde bulundurursak ve bu durumda NATO ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası güvenlik ve barış kurumlarının alacağı farazi önlemleri ve yapacağı uyarıları düşünürsek, aslında Amerika’nın hamlesinin ne kadar riskli ve agresif olduğunu görebiliriz. Ana akımda yer almaması, ve uluslararası kamuoyunun gözünden kaçması, olayın Rusya tarafından dikkatle izlenmediğini göstermez. Rusya bu noktada güvenli ve sakin olan taraf olabilir, ancak iki ülke arasında bir iletişim ve güven ilişkisi inşa edilmezse, olayın nükleer boyutlara ulaşmaması için ortada herhangi bir sebep yok. Küba Krizi’nden önce, nükleer savaş herkes için uzak bir ihtimaldi. Ancak gene de taraflar ilk küçük çaplı nükleer hareketlenme de karşı karşıya gelmekten kaçamadı. Nükleer mevzuya 1962 yılındaki saflıkla yaklaşmamak, iletişim ve güveni ön planda tutmak, küresel güvenlik için iki tarafın da alması gereken dersler. Bu derslere kulak verilmediği takdirde, yeni bir Küba Kriziyle karşı karşıya kalmamız, çok da uzak bir ihtimal değil.

 

Share This:

Bir Cevap Yazın